25 Ocak 2007 Perşembe

Coming dusk in Eskişehir...



by tuuba

24 Ocak 2007 Çarşamba

Yüzyılın mankeni...

Herkeste vakti zamanında olmuş yada elbet bir gün olacak olan bu varlığa sempati hali bende hastalıklı bir saplantı halinde değil ama hatırı sayılır bir derecededir. Birazcık uzaktan bir sevgi benimkisi. Çetin kış şartları için neler yapılmalıdır, gaz teli koparsa ne yapılmalıdır yada yeni alınan bir vosvosun ruhsat işlemleri nasıl yapılır soruları benimle vosvos arasında olan şeylere dahil değil. Yani işin teknik kısmını, aletin nasıl sağlıklı yürütüldüğünü bilemem. Herkesin kendine has bir vosvos aşkı vardır derler ya..Ben bu arabayı dururken seviyorum. Bu genelde gidememesinden kaynaklanan bişey değil. Giderken de görmüşlüğüm çoktur ama park etmiş bir vosvos, sollayan yada çoğunlukla sollanan bir vosvostan daha bir dönüp dönüp bakılasıdır. Çünkü bu arabanın dekoratif bir tarafı var. Duruma uygun mimikleri varmış gibi. Yeni çıkan arabalar şahlara kaldırılıp en yüksek hızlarda keskin virajlarda sallandırılırken, vosvos yolun kenarında motor kapağı açık, sahibi işin içinden çıkamayıp usta çağırmaya gider vaziyetteyken en içten ve ne olursa olsun aldırmaz ve o kendinden emin pozunu verir. Daha güçlü bir motora ihtiyacı da yoktur çünkü ona varan bunun için varmamıştır. Ayrıyeten mümkün her açıdan da poz verebilen bir arabadır bu. Neresinde durursan dur, nerden bakarsan bak tatmine vardıracak bir poz verir. Tüm hatlarıyla yayılmış, binip gitmek için değil, oturup izlemek içindir. Üzerine nice modifiyeler yapıp forumlarda oylara açmaktansa üstünü açıp koltukları karşılıklı yapıp içinde eşle dostla yemek yemek tek yapmak istediğimdir. Garip durmuş olabilir.. Ama bu araba benim için böyle bişey. Arabadan çok, fazlasıyla değerli bir eşya gibi. Yani sahip olursam öyle olcak.. Sahip olduğu motor sesi de ayrı bir keyif vericidir ama onu da vitesi yerinden oynatmadan alabilirim. Binek araçtan çok evdeki oyuncak tadını vermiştir hep bana. Belki oyuncaklarıyla yetinmekten kalan birşey olabilir. Haksızlık olabilir ama durum bundan ibarettir.

22 Ocak 2007 Pazartesi

Ölümsüz Gilmour...

Daha ilkokula yeni başlamışken abim sayesinde karıştırmaya başlamıştım Pink Floyd kasetlerini. Kim olduğunu ne olduğunu bilmezdim ama onları dinlemek ayrı bir zevkliydi hep benim için. Kaset kapaklarına bakar bakar anlamaya çalışırdım. İngilizcenin daha adımı söylemekten ibaret olduğu o günlerde şarkı sözlerini bir çocuk için iddialı bir şekilde gerçeğine yakın söylemeye çalışırdım. O zamanki en büyük hedeflerimden biri o adamın orda ne dediğini bir gün anlamaktı.Kaset kapakları bu kadar güzelse iyi bişey söylüyor olmalıydı. Ama zaman geçtikçe ve zamanında üç milyona alınan Prince (adını yanlış hatırlıyosam abim bu yanlışı çoktan düzeltmiştir) adlı elektro gitardan çıkan seslere iyice aşina olmaya başlayınca, dinlediğim şeylerde gitara kulak kesilip ne olup ne bittiğini anlamaya çalışmaya başladım. Bunu yapmaya başlayınca Gilmour'ın sahip olduğu farklı şey ortaya çıkmaya başlamıştı ki bu zaten ortadaydı ama ben yeni yeni uyanıyordum. İlerleyen yıllarda The Wall ile de tanışınca gerisi kendiliğinden gelen bir hayranlıkla kendinden geçme anları oldu.

Onun gitarının her sesi bir büyüye sahiptir. "Dinleyen herkes için bu kadar basit gözüken ama en şatafatlı soloların yaratamadığı o şey Gilmour'ın sololarında nasıl varolabiliyor?" sorusu her zaman çok kafa karıştırmış ama "...abi çünkü o Gilmour!!" denilerek muabbetlere çaresiz son verilmiştir. Gitar çalmakla gitar çalmanın arasındaki fark tamamen odur. Prozodilerin babası, her bilgisayarda wallpaper olası bi insandır. Son iki aydır da "On An Island" albümü MediaPlayer'ımda en çok çalınan şarkılarmış ki bunun da elimde istatistik-i sonuçları var. Neyse albümden bahsetmek gerekirse bir bütünü kaça bölüyorsanız paya da bir o kadar koyun. Dört dörtlük, orda on, muhteşem, ruh doyurucu.. Ses çeşitliliği her zamanki gibi bu albümde de var. Ve bütün albüm tek bir şarkıymışçasına akıp gidiyor. Senfoni zaten çok güzel olacağı belli bir albümü daha da güzelleştirmiş. Herhangi bir pazar sabahı dinlenecek en güzel albüm.. Ağaran saçlara inat daha da iyisiyle geleceğine eminim. Çünkü o ölümsüz...

Yakında konseri gözükmüyor ama pöpüler olup aynı hızda sönen bütün gereksizliklerin aksine şarap gibi yıllanmaya devam etmektedir şu an kendisi...

21 Ocak 2007 Pazar

Dave Weckl, YouTube atışmaları ve groovelar...

Şu davul aleminde ne laflar ne aklama ve karalamalar dönermiş de haberimiz olmazmış. Kana tam olarak dokunan nedir kestiremiyorum ama belli bir paylaşım alanı içinde yapılacak şeyler sınırsızlığın içinde sınırlıdır. Yani en azından öyle olmaldır. Şimdi konuya direkt olarak bu şekilde dalınca 'ne diyon sen onu söyle!!' sorusu yapıştırılabilir ve de haklı çıkılabilir. Ben dağıtmadan gireyim en iyisi. Efendim konu insan aleminin yaptığı en güzel şey olan ama gene insan alemi tarafından en kötü şey haline getirilebilen internet mucizesi.. Ve de görsellik, işitsellik ve paylaşım gibi en insan ihtiyacı şeyleri dünya ile parmağın ucunun arasına sokan world wide web'in güzide çocuğu You Tube. Denkleminde karşılıklı mükemmelik yatan, erişebilirlik ve paylaşılabilirliğin yeni simgesi haline gelen You Tube, sunduğu bu harikalığın karşısında hala aynı mükemmellikte durabiliyor mu? Konu Dave Weckl ile başlamışken bunla bağlantılı her muabbetin değişmez ortağı You Tube'a da kayıverdi ki bu herkesin homepage'ini Google'dan You Tube'a çevirmeye çoktan başladığı için gayet doğaldır.



Asıl konu şudur ki; binbir zahmetle bir araya getirilmiş, ondan bundan link adı araştırılarak indirilmiş ve baştacı olmaya hazır olan Dave Weckl vidyoları, artık bir kutucuğa iki kelime yazılarak beğeniye sunulabiliyor. Bu harika bişey. Ama benim anlatmak istediğim bu değil. Bugüne kadar emek ve fedakarlıkla ulaşılıp sindirilip tartışılmaya hazır olan bu eserler artık ölçüsüz tartısız lafların hedefi halini alıyor. Anonim kimlik altında ortaya çıkan cümleler orda olan olayın amacının hangi bölümünü nasıl bir şekilde karşılıyor? 'The man' olarak tabir gören Dave Weckl'ın her bir hareketi akan ağız sularının ortadan kaldırılmasıyla itinayla bir daha bir daha izlenilir oturulur ve tartışılırdı. Adam orda ne yapmış, nasıl yapmış, kimler gibi yapmış yada kimler onun gibi yapmaktadır gibi sorular birçok kez yanıtlanırdı. Şimdi buna daha kolay bir şekilde herkesle yapmak bu kadar kolay ve mümkünken, ortada olanlar bir o kadar basit ve iç kaldırıcı.. Bu YouTube'un her tarafında yok ama bir abi:) olarak gördüğümüz Dave Weckl'ın bu olayın içinde olması değinmek için fazlasıyla yeterli. Dave Weckl'ın bi vidyosu sayfanın üstünde oynarken yavaş yavaş commentleri okumaya başladım ve kendimi başka bir yerde buldum. Sayfanın aşağısına indikçe daha da garipleşti durum ve artık Dave Weckl sayfanın üstünde görüş açımın dışında kaldığından müzikten ve ondan dikkatim tamamen koptu ve commentlerde geçen muhabbetlerin içinde buldum kendimi. Yine eminim ki adından çok uzak bi nickname ile bir nevi anonim olarak kayıtlı olan biri Dave Weckl hakkında bişey yazmış ama çok açık ki Dave Weckl'ın varlığından ve davulculuğundan yeni haberi olmuş. Asıl konu onu beğenmemesi değil. Beğenmemesini ifade ediş şekli. Tamam beğenmessin ama yirmibir yaş ölçütü olan porno lafları kullanmassın. İnternette varolan bu kimliksizlik yani anonim görünme durumu kabullenilebilir belki ama bu kimliksizliğin nasıl kullanıldığı konuşulcak konu olabilir. Neyse dağatmayalım..Onun arkasından gelen commentler daha da ilginçti. Savunan da savunmayan da aynı sokak ağzına bürünmüş atışıyorlardı. Ve Dave Weckl yukarda çalmaya devam ediyordu. Canlı izlenen bir konserde arkasını dönüp saçma sapan tartışmak gibi birşey bu. Senin bir konsere gitme amacın o değildir. O vidyonun da orda olma amacı orda geçen muhabbet değişdir. Bu kaçınılmaz bişey aslında. Böylesine isimsiz yaşanılabilen bi portalda bunlar olasıdır ama rahatsız edicidir ve koşarak kaçınılası şeylerdir.

Ivır olmuştur zıvır söylenmiştir ama esas olan, ruhtan kopup gelen groovelara olmaktadır.


- Abi sen niye hassaslaştın şimdi böyle?
- ........
- Abi?
- practice pad'imi getir!!